Bir meydanda durduğunu düşün. Kalabalık gürültülü, sloganlar havada asılı, yüzler birbirine benziyor ama niyetler aynı değil. Bir anda bir cümle yükseliyor: I stand with. Bu cümle söylendiği anda sadece bir konum değil, bir varoluş biçimi de ilan edilmiş oluyor. Peki bu ilan, gerçekten neyi içeriyor? Bir duruşu mu, bir bilgiyi mi, yoksa bir değeri mi? Ve daha önemlisi: Birlikte durduğumuzu söylediğimiz şeyin ne olduğunu gerçekten biliyor muyuz, yoksa sadece bilmek istediğimize mi inanıyoruz?
I Stand With Ne Demek?
“I stand with” ifadesi, Türkçeye ilk bakışta “yanındayım”, “destekliyorum”, “aynı saftayım” gibi çevrilebilir. Ancak bu basit çeviri, ifadenin felsefi yükünü taşımakta yetersiz kalır. Çünkü burada söz konusu olan yalnızca fiziksel ya da söylemsel bir yakınlık değil; etik bir taahhüt, epistemolojik bir iddia ve ontolojik bir konum alışıdır.
“I stand with” demek, yalnızca bir görüşe katıldığını söylemek değil; o görüşün sonuçlarını, bedellerini ve çelişkilerini de —en azından iddia düzeyinde— paylaşmayı kabul etmektir. Bu nedenle ifade, modern kamusal alanda bir tür ahlaki performansa dönüşmüştür.
Etik Perspektiften: Bir Duruşun Ahlaki Yükü
Desteğin Sorumluluğu
Etik açıdan “I stand with” demek, belirli bir iyi anlayışını tercih etmek anlamına gelir. Aristoteles’in erdem etiğinde olduğu gibi, eylemin kendisi kadar karakter de önemlidir. Burada soru şudur: Bu duruş, gerçekten düşünülmüş bir erdem pratiği mi, yoksa sosyal onay arayışının bir uzantısı mı?
Etik bir duruş, yalnızca doğru tarafta olduğunu hissetmekle değil, yanlış olma ihtimalini de göze almakla mümkündür. Emmanuel Levinas’ın “öteki” etiği bu noktada aydınlatıcıdır. Levinas’a göre etik, ötekinin yüzüyle karşılaşmada başlar. “I stand with” dediğimizde, gerçekten o yüzle karşılaşıyor muyuz, yoksa onu bir sembole mi indiriyoruz?
Çağdaş Etik Tartışmalar
Güncel literatürde bu ifade, özellikle “erdem sinyallemesi” (virtue signaling) tartışmalarıyla birlikte ele alınır. Bazı düşünürlere göre bu tür ifadeler, ahlaki bir eylemden çok ahlaki bir gösteridir. Buna karşılık bakım etiği (care ethics) savunucuları, sembolik desteğin bile ilişkisel bağlamda anlamlı olabileceğini savunur.
Bu noktada etik ikilem ortaya çıkar:
– Sessiz kalmak mı daha sorunludur?
– Yoksa yeterince düşünmeden taraf olmak mı?
Epistemolojik Perspektiften: Ne Bildiğimizi Sanıyoruz?
Bilgi, İnanç ve Kanaat
“I stand with” ifadesi aynı zamanda bir bilgi iddiasıdır: “Bu konuda yeterince biliyorum ki bir taraf seçiyorum.” Ancak bilgi kuramı bize, bilginin sanıldığı kadar sağlam bir zemin olmadığını hatırlatır.
Platon’un “doğru gerekçelendirilmiş inanç” tanımı, modern epistemolojide çoktan sarsılmıştır. Gettier problemleri, bir konuda haklı çıkmanın, o konuyu gerçekten bildiğimiz anlamına gelmediğini gösterir. O hâlde şu soru kaçınılmazdır: Bir duruş, eksik veya çarpık bilgiye dayanıyorsa hâlâ etik midir?
Dijital Çağda Epistemik Kırılganlık
Çağdaş filozoflar, özellikle sosyal medya çağında “epistemik yankı odaları”ndan söz eder. Bir duruşu paylaşmak, çoğu zaman bilginin doğruluğundan çok, grubun tutarlılığıyla ilgilidir. Miranda Fricker’ın “epistemik adaletsizlik” kavramı burada önem kazanır. Kimin bilgisine güveniyoruz ve kimi bilinçli ya da bilinçsiz biçimde susturuyoruz?
“I stand with” demek, bazen farkında olmadan şu iddiayı da içerir: “Ben doğru bilgiye sahibim, sen değilsin.” Bu da epistemolojik kibir riskini beraberinde getirir.
Ontolojik Perspektiften: Nerede ve Ne Olarak Duruyorum?
Varlık Olarak Konumlanmak
Ontoloji, var olanın ne olduğu sorusunu sorar. “I stand with” ifadesi ise, varoluşsal bir konumlanmayı ima eder. Martin Heidegger’in Dasein kavramı burada devreye girer: İnsan, dünyada tarafsız bir gözlemci olarak değil, her zaman bir “içinde-oluş” hâlinde var olur.
Bir duruş almak, dünyayla kurduğumuz ilişkinin görünür hâle gelmesidir. Jean-Paul Sartre’ın dediği gibi, tarafsızlık çoğu zaman gizli bir tercihtir. Dolayısıyla “yanında durmak”, varoluşsal bir kaçınılmazlık da olabilir.
Kolektif Kimlik ve Bireysel Varlık
Ontolojik açıdan bir başka sorun, bireysel varlığın kolektif söylem içinde eriyip erimediğidir. “I stand with” çoğu zaman çoğul bir sesin parçası olur. Hannah Arendt’in uyardığı gibi, düşünmeden çoğullaşan eylemler, etik felaketlere yol açabilir.
Burada soru şudur:
Bu duruş benim varoluşumdan mı kaynaklanıyor, yoksa varoluşum bu duruş tarafından mı şekillendiriliyor?
Çağdaş Örnekler ve Teorik Modeller
Günümüzde bu ifade, politik hareketlerden toplumsal adalet kampanyalarına kadar geniş bir alanda kullanılıyor. Sosyal epistemoloji, bu tür ifadeleri “kolektif inanç üretimi” bağlamında inceler. Actor-Network Theory gibi teorik modeller, bir duruşun yalnızca insanlar arasında değil; teknolojiler, semboller ve algoritmalar arasında da kurulduğunu gösterir.
Bir hashtag, bir bildiriden daha etkili olabilir mi?
Bir cümle, bir eylemin yerini tutabilir mi?
Sonuç Yerine: Sessizliğin ve Sözün Arasında
“I stand with” demek, bir çizgi çekmektir. Ama her çizgi aynı zamanda bir ayırmadır. Yanında durduğumuzu söylediğimiz şey kadar, karşısında durduklarımız da bizi tanımlar. Etik olarak neyi göze aldığımızı, epistemolojik olarak neyi bilmediğimizi ve ontolojik olarak nerede durduğumuzu fark etmeden kurulan her cümle, boş bir yankıya dönüşme riski taşır.
Belki de asıl soru şudur:
Bir gün, birlikte durduğumuzu söylediğimiz şey çökerse, biz hâlâ ayakta kalabilecek miyiz?
Yoksa duruşumuzu, düşünmeden ödünç aldığımız bir zemine mi inşa ettik?
Ve daha kişisel bir soru:
Bir şeyin yanında durduğunu söylediğinde, gerçekten orada mısın — yoksa sadece görünmek mi istiyorsun?